Eski devirlerde imza yerine kullanılan ve basıldığı vakit düz çıkması için üzerine ters olarak isim unvan ve tarih kazınmış küçük alete mühür denir.

Mühr, süs boncuğu demek olan mühre kelimesinden alınmıştır. Çünkü genellikle akik, yeşim, necef gibi kıymetli taşlardan veya altın, gümüş, pirinç, bakır ve kurşun gibi madenlerden yapılırdı. Küçük bir sahaya üç beş kelime ustaca sığdırılması; bir de zarif kulp takılması, gerçekten büyük bir maharetti.

Osmanlılarda mühür kullanımı halk ile eşraf hatta ulema ile devlet adamları arasında pek yaygındı. Bu sebeple mühür kazıma ve mühürdeki ismin hattatlarca yazılmasındaki sana zevki oldukça ilerlemişti. Fevkalade istifli,  zaman zaman dini tasavvufi ve edebi değeri yüksek ibareler mühürcülüğün bir sanat dalı olarak var olmasını sağlamıştır.

Mührüsüleyman

Tarihte mühür kullanmayan hükümdar yok gibidir. Hele Süleyman’ın (mührü Süleyman) denilen mührü meşhurdur ki bu gün İsrail bayrağını teşkil eder.  Hazret-i Muhammed’in mührü ise yüzüğü üzerinde ve akik taşından idi. Hazreti Osman’a kadar halifeler tarafından da kullanıldı.

Vaktiyle mühür basılmamış vesika, itibar görmezdi. Padişahın, vekil-mutlâkı sıfatıyla sadrazama verdiği mühr-i hümâyûn üstünde kendi tuğrası kazılıdır. Yüzük şekline getirilmiş bir diğer mühürü de padişah kendisi taşırdı. Mühür vermek sadrazam yapmak olduğu gibi; mührü geri istemek de sadrazamlıktan azil manasına gelirdi. Bu iş için başyaver ve saray nâzırı  mesabesindeki kapıcılar kethüdası vazifelendirilirdi. XVII. asırdan itibaren, padişahlar sadrazamlığa getirilenleri saraya çağırtarak mührü bizzat vermeye başladılar.

Mühr-i hümayundan ayrılmak, sadrazamlıktan da ayrılmak manasına geldiğinden, sadrazamlar bunu yanlarından ayırmazlardı. Hatta Sultan Aziz devri sadrazamlarından Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümayunla girdiği anlatılır.

Eski mühürler üzerinde çok sayıda kelime bulundurmalarına ve büyük olmalarına karşılık, 19 asırda uzun ifadelerden vazgeçilmiş yalnızca isimler kazınmaya başlanmış bu sebeple mühürlerin ebadı küçülmüştür.

Mühürlerin gördükleri önemli bir başka vazife de metinde yer alan tarihi vaka ve şahsiyetle, mühür basılan ve içerisinde tarihi belirlenemeyen resmi ve şahsi evrakın tarihlenmesinde aydınlatıcı unsur olmasıdır.

Çok kimse padişahın mührü deyince tuğrasını anlıyor. Binaenaleyh padişah mühürleri, bazen tuğra şeklinde kazınmıştır (hakkedilmiştir).  Ancak padişahın tuğrası başkadır; mührü başkadır. Tuğra, padişah tarafından yazılan resmî yazılar üzerine bizzat padişah değil, nişancı denilen yüksek bürokrat tarafından çekilirdi. Bu, yazıdaki muamelenin padişahın tasarrufu olduğunu gösterirdi. Osmanlı Devleti’nde kanunlar, kararlar, tayinler, aziller, arazi tahsisleri ve saire hep üstüne padişahın tuğrası çekilmiş ferman, hüküm, berat gibi vesikalar ile yürürlüğe girerdi.

Müjde!!!

Popüler Tarih’te artık tüm okuyucularımızın faydalanabilecekleri bir döküman indirme sayfası var.

Artık okuyucularımız bu bölümden yayınladığımız makale, kitap ve dergileri indirebileceklerdir.

Osmanlı sarayı Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç bölümden meydana geliyordu. Ve Enderun; Harem ile beraber Harem–i Hümâyûn içerisindeydi . Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın söylediği gibi Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okuldur.

Yeni Bir Kültür Çevresinin Mensubu: Devşirme

Osmanlı devlet geleneğinin oluşmasındaki en köklü kurum, şüphesiz Enderun’dur. Farsça bir kelime olan Enderun, “iç kısım” anlamına gelmektedir. Enderun’un kadınlara yönelik olan muadil eğitim alanı ise Harem’dir.

Slav dillerinden başlayıp da Yunanca ve Arnavutça konuşulan bölgelerden gelen insanların, bir sarayın dili, üslubu ve icraatı çevresinde kenetlendiği ve bir araya geldiği merkez Enderun’dur. Burada yetişen kişinin, eski dili, dini ve kabilesi ile olan bağlantısı zamanla mesafelenir. Çünkü o, artık yeni bir kültür çevresinin mensubu olma yolundadır.

Enderun’a alınan çocuklar, Osmanlı’ya özgü bir sistem olan “devşirme” denilen bir yöntem ile seçilir ve istihdam edilir. Ancak bu ergenlik dönemi gençler, Enderun’a kabul edilmeden önce alt bir eğitim safhasından geçmeleri gerekirdi.
Hıristiyan aile çocukları içinden seçilen bu çocuklar, saray okuluna girmeden önce, Müslüman Türk ailelerinin himayesinde Türkçe’yi, İslâm inanç ilkeleriyle âdâp ve muaşerete yönelik uygulamaları öğrenirler. Akabinde Edirne, Galatasaray, İbrahim Paşa saraylarında bedenî ve ruhî yeteneklerini ilerletecek dersler ve usulleri ikmâl ederlerdi. Acemi oğlanları, eğitim ve öğretim sonucunda “çıkma” ismiyle ayrılarak değişik yerlerdeki askerî birliklere gönderilirler; üstün kabiliyetli gençler ise yüksek derecede bir eğitimi alması amacıyla Enderun’a kabul edilirlerdi.

Osmanlı yönetim anlayışında, devşirme denilen usul, sistemli bir geleneğin işaretlerini verir. Devşirmeyi gerçekleştiren en önemli şahıs devşirme emini, bu seçimi yaparken, tek çocuklu ailelerin ve tek oğlan çocuğu olan ailelerin mensuplarını devşirmez. Hatta devşirme için, köy ahâlisinin rızasının alınması toplumsal bir sözleşmenin dumura uğramaması için bir zorunluluktur.

Devşirmenin gerçekleştirildiği bazı bölgeler, son derece fakir ve gelecekleri için çok iyi fırsatların gözükmediği köyler olabiliyordu. Kafkasya, Arnavutluk veya İşkodra’nın dağlık coğrafyasından gelen çocukların yeterli beslenme, eğitim ve iş bulma imkânları çok güç bir durumdu. Böyle bölgelerde yaşayan aileler, çocuklarının istikbalinin kurtulması için devşirme eminini beklerlerdi.

Gönüllülük esasına dayanan devşirme, ailelerin onayı ve rızasıyla gerçekleşir. Asla çocuklar ailelerinden zorla kopartılma yoluna gidilmezdi. Devşirilen çocukların bir kısmı yeniçeri neferi olabildiği gibi, bazıları da Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi devletin yönetiminde söz sahibi olan başvezir olabilmekteydi.

Ulema ve özellikle çok yetenekli olan devşirme eminleri, devşirme için izin istedikleri aileleri “Çocuğunuzu verin. Müslüman olsun, bu sizin için de iyidir, bizim için de iyidir” diyerek ikna ederler. Meselâ devşirilmeden önce, Sokullu Mehmet Paşa, çok meşhur ve bilgili Hıristiyan bir ruhbanın çocuğudur, ancak sonraları çok iyi bir Müslüman olmuştur. Sistemin en dikkat çeken yönü de buradadır.

Her Türlü Eğitimin Verildiği Mektep

İçinde sınıf bulunan bir mektep gibi olmayan Enderun’da, çocuklar, bir tür hizmet içi eğitim alırlar, koğuştan koğuşa konumlarından terfi ederek mertebe kaydederler. Vasıf ve kabiliyetleri geliştikçe, padişaha daha yakın hizmetlere yükselirler. Sözlü ve yüz yüze bir eğitim alınan Enderun’da, spor, resim, hüsn-i hat ve edebiyat gibi yetenek geliştirici sahalarda nitelikli dersler verilirdi.

Bir hayat tarzı olan devşirme usûlü sayesinde, alınan çocuklar Türkçe öğrenirler. Enderun’a kabul edilmeyenler bile, İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanına geçici bir süre için verilirlerdi. Balkan dil ve kültürüyle belirli yaşlara gelen çocuklar, bir müddet sonra, Osmanlı lisanına ve yaşam biçimine aşina bir hale gelirlerdi. Yeniçeri adayı da olan bu çocuklar için, Türkçe öğrenmek ve din bilgisi almak önemlidir.

Devşirildikten sonra beden ve zeka bakımından kabiliyet ve yeteneklerinde gelişme olan çocuklar, yüksek derecedeki bir eğitim için Enderun’a gönderilirler. Diğerleri ise, çeşitli askerî sahalara dağıtılırdı. Endurun’a alınan devşirme çocuklar, çetin bir hayatın yaşandığı bu saray okulun’da, Osmanlı kültürü ve İslâmiyet konusunda yetkin ve donanımlı hocalar tarafından yetiştirilirlerdi.

Enderun’da Eğitim

Enderun, 15. yüzyılda Osmanlı’da medrese dışındaki en ciddi resmî eğitim müessesesidir. Mülkî ve askerî yöneticilerin yetiştirildiği bu okul, Osmanlı bürokrasi için bir kaynaktır. Bu özelliğiyle Enderun, Osmanlı ideoloji ve zihniyetinin öğretilip geliştirildiği bir merkez niteliğini taşımaktadır.

I. Murad’ın Edirne’yi almasından hemen sonra 1363’te kurduğu, I. Murat, Fatih ve II. Bayezıd’in geliştirip mükemmel bir saray üniversitesi haline getirdiği Enderun, 1833’te II. Mahmut tarafından kapatılmıştır. Enderun’da, I. Murat zamanındaki din derslerine, II. Murat şiir, mûsiki, hukuk, mantık, felsefe, coğrafya ve astronomi; Fatih, hat, tezhip ve resim; II. Bayezid de silahşörlük ve okçuluk gibi askerî spor derslerini ilave ettiler.

Bu saray mektebinin teşekkülündeki ana gaye: “Osmanlı Devleti’ne yetenekli kumandan yetiştirmek ve devamlı büyüyen ülkenin farklı din, dil ve kültürlere mensup kitlelerini idare edecek sağlam yönetici kadroları temin etmekti.”

Yüksek seviyede idareci yetiştiren Enderun’a katılmak için, ırk veya kan bağı önemli değildir. Buranın en önemli vasfı olan kültür ve disiplin, temel ilkeler olarak kabul edilmiş ve kadrolar bu anlayış çerçevesinde oluşturulmuştur.

Enderun’daki eğitim sistemi, Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Koğuşu, Hazine Koğuşu ve Has Oda olmak üzere yedi kademeli bir usûl üzerine bina edilmişti.
Enderun’un ilk iki kademesindeki Küçük ve Büyük Odalara, acemi oğlanları mektebinden başarı gösterenler alınırdı. Bu gençlere İslâm dini ile kültürü, Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri verilir; güreş, atlama, koşu, ok çekme gibi sporlar öğretilirdi. Bu odalarda okuyan on beş yaşlarındaki gençler, “dolama” denilen bir çeşit cübbe giydikleri için “dolamalı” ismiyle anılırlardı. Disiplin içerisinde gençleri yetiştirmek için lalalar bulunurdu. 1675 yılında, bu odalar kaldırılmıştır.

Enderun’un üçüncü kademesi olan Doğancı Koğuşu, kırk kadar gencin talim ve eğitiminin yapıldığı bir koğuş olup, IV. Mehmet döneminde varlığı sona ermiştir.

Enderun’daki Seferli Koğuşu, 1635’te IV. Murat tarafından oluşturulmuştur. Önceleri Enderun mensuplarının çamaşırlarının yıkanıp düzenlenmesi vazifelerini yerine getirirken, daha sonraları bu koğuştakilerin çalışmaları, sanat alanına yönlendirilmiştir. Buradaki gençlere, musikîşinas, hânende, kemankeş, pehlivan ve berber gibi yetenekler kazandırılmıştır. Seferli Koğuşu’nda yüz civarında genç eğitim görürdü.

Fatih döneminde teşkil edilen Kilerci Koğuşu’nun görevi, padişaha yemek servisi yapmaktı. Yine saray odaları ve mescitlerinin mumlarıyla meşgul olan kimseler, bu koğuşun mensuplarıydı.

Fatih’in kurduğu diğer bir koğuş ise, Hazine Koğuşu’ydu. Buranın idarecisi olan hazinedarbaşı ve hazinekethüdâsı, sarayın en itibarlı görevlilerinin başında gelmekteydi. Barış ve savaş zamanlarında padişahın yanında bulunan bu saray bürokratı, yaklaşık iki bin civarındaki saray sanatkârlarının başı, hazine ve padişaha ait mücevherat ve değerli eşyanın muhafazasından mesuldü. Bu koğuşun sayısı, 150 kişiye kadar ulaşmaktadır.

Aynı dönemlere ait bir başka koğuş da, Has Oda’dır. Enderun kademelerinin son halkası olan Has Oda’nın dört meşhur zabiti; has odabaşı, silâhdar, çuhadar ve rikâbdar idi. Padişahın huzuruna, yalnızca has odabaşı çıkabilmekteydi. Sayıları kırkı bulan Has Oda mensupları arasında Hırka-i Saâdet Dairesi’ni temizlemek, eşyasının bakımını yapmak, kandil gecelerinde öd ağacı yakmak, gülsuyu dökmek ve mukaddes emanetleri korumak gibi vazifeler mevcuttu. Hünkâr müezzini, sır kâtibi, sarıkçıbaşı, kahvecibaşı, başçavuş gibi padişah hizmetinde olanlar, Has Oda’daki kimselerden tercih edilirlerdi.

Enderun’da öğrenci olmak, İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinden gelenler için büyük bir ayrıcalık olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte saraya yakın çevrelerden de küçük yaşta kabiliyet ve yetenekleri belirginleşmiş çocuklardan Enderun’a kabul edilmiş büyük Osmanlı bestekârları bulunmaktadır. Enderun’da önemli müzik adamlarıyla birlikte, minyatür, nakş, cilt ve hat sanatlarında üstat şahsiyetler de yetişmiştir.

Enderun’daki Hayat

Saray okulunda, gerekli bilgiler vermenin ve maharetler kazandırmanın yanında, padişah hizmetinde bulunmanın anlamı çerçevesinde mutlak bağlılık duyguları öğrencilerde geliştirilmekteydi. Odalardaki disiplin, yatma, kalkma, yemek ve istirahat saatlerinin düzenli uygulanmasıyla kendisini hissettirirdi. Bununla birlikte öğrenciler, boş konuşmalar içerisinde bulunmazlar; aynı zamanda onların dışarı ve aileleriyle ilişkileri sınırlı kalmazdı. Saraydan ayrılıncaya kadar Enderunlular, deyim yerindeyse bir tekke hayatı yaşarlar, kadın yüzü görmezlerdi. Onların yanında gece gündüz hâl-hareketleri gözetleyen ve disiplini sağlayan hadımlar bulunurdu.

Odalardaki erkek çocuklar onar kişilik gruplara ayrılmış olup, her grup yetişkin bir oğlan lala unvanıyla orada bulunanların disiplinini sağlamakla mesuldü. Nitekim oğlanlar, birbirlerine laladaş olarak hitap ederlerdi.

Enderun’daki hayat sabah ezanıyla başlar, gerekiyorsa hamama gidilir. Sabah namazı mutlaka kılınırdı. Yemek sofrasındaki aşırı davranışlar, tekdir veya ele kepçe vurmak şeklinde karşılık bulurdu. Kaba ve kötü konuşmalar, edepsiz hareketler ve sıkı giyim kurallarına aykırı tutum ve davranışlar cezalandırılırdı.

Edep, terbiye ve disiplinin öne çıktığı Enderun’da, bu unsurlar belirli ve önemli amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak belirginleşmiştir. Bununla dindar, kibar ve düzgün konuşan, edebiyata âşina, namuslu, nefsine hâkim, şeref ve onurlu centilmen Osmanlı devlet adamı yetiştirmek hedeflenmiştir.

Sistemin En Önemli Özelliği: Disiplin

Medreselerdeki eğitimle farklı yöntemler uygulanmasına karşın Enderun’daki eğitim, belirlenen hedeflere ulaşma bakımından daha başarılı kabul edilir. Zira son dönemlerde medreselere alınan öğrencilerde, ilim erbabının çocuklarına yönelik olarak ortaya çıkan ayrıcalıklı hususlar, Enderun’undaki disiplini, başarı ve yeteneği yücelten hususlara mağlup olmaktadır. Nitekim bu vasfıyla Enderun, imparatorluğun en başarılı kadîm bir kurumu olarak varlığını yüzyıllarca sürdürmüştür. Yüksek seviyede verilen eğitimiyle Enderun, çok sayıdaki Batılı gözlemci ve elçi için büyük takdir ve övgüye konu olmuştur.

Enderunlular kendi aralarındaki sosyal ilişkilerde, asla saygı, edep ve disiplinli olma hallerinden uzak tavır içerisinde bulunmazlar. İkili ilişkilerde öğrenciler birbiriyle “siz” hitabıyla konuşurlar; koğuş zabitleriyle, koğuşun başlarıyla büyük bir saygı ve nezaket içerisinde bulunurlardı.

Disiplin, Enderun için, sistemin en önemli parçasından birisidir. Öğrencinin okula devam ettiği müddetçe her hareketini kontrol etmesi, yani ölçülü olması gerekir. Kusur ve suçlar karşısında, falaka, uykusuz bırakma, yemeği kesme gibi sert cezalar bulunurdu. Böyle bir eğitim sonucunda, oğlanlara sabırlı, meşakkatlere dayanıklı, saygılı, alçak gönüllü gibi erdemler kazandırılırdı. Gençlerin yeteneklerine göre her türlü makama ulaşabileceklerini bilmeleri, onların kurallara olan bağlılıklarını ve çalışma azimlerini güçlendirirdi.

Pirinç ve etin en temel gıda maddeleri olduğu Enderun’da, öğrencilerin aşırı yemek yemelerine fırsat verilmediği gibi, gıdasız kalmamaları için her türlü itina gösterilirdi.

Kan ve Irk Bağı Yerine Liyakat

Enderunlu bir öğrenci olmanın imtiyazına, ırkî ve ırsî bağlar gölge düşürmez. Buradaki her genç bilir ki, eğitimde liyakat esastır; başka türlü hiçbir ayrıcalık terfilerde söz konusu değildir. İmparatorluğun dışındaki yabancılar için hep bir merak ve araştırma konusu olan Enderun, Osmanlı yönetim felsefesinin temellerini kavramak açısından bunu hak etmektedir. Nitekim bu özelliği, eğitim tarihinde Enderun’un özgün bir eğitim müessesesi olduğunu göstermektedir.

Enderun Öğrencisi

İmparatorluğun en uzak ve mahrumiyet içindeki bölgelerinden gelip de Enderun’da ciddi bir eğitim sonucunda üstün bir sınıf mensubu olan öğrenciler, çevrelerine tesir eden bir devlet imajı haline dönüşmüşlerdir. Resmi törenlerdeki katılımcıları, heybetli fizikleri ve kıyafetleri ile hayran bırakan Enderunlular, kılıç alayı ve Cuma selamlığı gibi merasimlerde hazır bulunurlardı.

Osmanlı sarayının yapısı, Enderun (iç) ve Bîrun (taşra) olarak iki kısımda teşekkül etmiştir. Sarayda, Enderunlular, bir takım imtiyazlara sahip idiler. Örneğin sefer zamanlarında, Enderun mensupları, padişahla beraber olurlar; kendilerine at ve silah verilirdi. Ayrıca Enderunda, padişahın şahsî hizmetlerine de yer verilmiştir. Bu anlamda Enderun, hem padişahın özel hayatının geçtiği bir mekân hem de bir okuldur.

Mesleklere Vasıflı İnsan Yetiştiren Okul

Yöneticilik ve askerlikten güzel sanatlara kadar çeşitli eğitimlerin yüksek bir düzeyde verildiği Enderun’da bir de hastane bulunmaktadır.

Bununla Birlikte Ali Ufkî Bey gibi önemli müzisyenlerin çıktığı Enderun, rekorlarıyla tarihe geçen sporcuları, edebiyat ve felsefe sahasında önemli düşünürleri ve Osmanlı’nın en az üç asrında etkili olan mareşalleri, bünyesinden çıkarmıştır.

Enderun’da yetişen gençlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun idarî, siyasî ve diplomatik faaliyetlerine şahit olmaları, onların bilgi, görgü ve tecrübelerini arttırıcı bir unsur olarak kabul ediliyordu. Zira Topkapı Sarayı, yüzyıllarca bu icraatların merkezi olmuştur.

Hâsılı, Enderun, imparatorluğun yönetici elit kadrolarını yetiştiren ve hayata hazırlayan bir mektep görevini üstlenmiştir.

Enderun’un Bozulması ve Kaldırılması

17. yüzyılda, Enderun’dan yıllar önce icazet alan devletin idari mensuplarının, kendi çocuklarını saray okuluna dahil etmeye çalışmaları, liyakat ve disipline dayalı sistemde boşlukların oluşmasına sebep oldu. Ayrıca bu hususa, eğitim sisteminin kendini zamanın ihtiyaçlarına ve gerçeklerine karşı yenileyememesi de eklenince, Enderun’un eğitim kalitesi iyice geriledi. Devlet kurumlarının zayıflamasına paralel olarak Enderun da güç kaybetmesine rağmen, 19. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Sonraları, Batı tarzındaki eğitim okullarıyla birlikte Enderun, nitelikli bir Osmanlı müessesesi olarak zamanını tamamladı.

Şu halde, Enderun, tarihimizde erdemi ve yüksek değerleri bilen, uygulayan ve uygulatan ideal bir yönetici modelini inşâ etmiştir. Zamanımızın erdemli, birikimli, tecrübeli, ufku geniş, toplumuyla barışık vasıflı idarecilerini yetiştirmek için yeni Enderun’lara olan ihtiyaç, her daim hissedilmektedir.

Kaynakça

  • İlber Ortaylı, Osmanlı Yeniden Keşfetmek, XV. baskı, İstanbul 20006.
  • Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600) IV. baskı, İstanbul 2004.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşen en büyük felaketlerden birisi, ’93 Harbi’dir. Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’na toprak ve itibar kaybettirdiği gibi, yeni filizlenmeye başlayan Meşrutiyet’in de sonunu getirmiş ve İmparatorluğu, büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu yazımızda, 93 Harbi’ni tartışmaya çalıştık.

1. Bu savaşa neden ’93 Harbi’ denildi?

2. 93 Harbi’nin nedenleri nelerdi?

3. 93 Harbi’nde hangi cephelerde savaşıldı?

4. Plevne Müdaafası’nın 93 Harbi’ndeki yeri nedir?

5. 93 Harbi’nde büyük devletlerin tutumu nedir?

6. Osmanlı, savaşı niçin kaybetti?

7. 93 Harbi’nin sonundaki göç, nasıl oldu?

8. Meclis-i Mebusan niçin kapatıldı?

9. 93 Harbi sonunda hangi antlaşmalar imzalandı?

10. 93 Harbi’nin etkileri neydi?

Yazının devamını oku »

Sokollu, 16. Yüzyıl’ın bu kudretli sadrazamı dünyayı avuçlarında tutan adamdı. İmparatorluğun en haşmetli dönemine damgasını vurdu. Adı, kendi dönemindeki padişahları gölgeledi. Bazı tarihçiler onun büyük bir devlet adamı olduğunu vurgularken, bazıları da abartıldığını, aslında onun ‘bir hain’ olduğunu iddia etti.

1.  Sokollu hangi kökene dayanır?

2.  Yükselişi nasıl başladı?

3.  Kanuni’nin ölümünü nasıl gizledi?

4.  İnebahtı Bozgunu’nun altından nasıl kalktı?

5.  Lehistan krallarının seçilmesindeki rolü nedir?

6.  Sokollu Osmanlı’ya ihanet etti mi?

7.  Sırp Kilisesi’ni nasıl yeniden canlandırdı?

8.  III. Murad ile Sokollu’nun arası neden açıldı?

9.  Sokollu nasıl öldürüldü?

10. Sokollu’nun Osmanlı tarihindeki yeri nedir?

Yazının devamını oku »

25 Nisan 1512′de Yavuz Sultan Selim, babasını devirerek tahtı ele geçirir. Böylesine bir taht değişikliği, Osmanlı tarihinde ilk ve son kez yaşanmaktadır. Ancak bu dönem daha birçok “ilk”e sahne olacak ve Yavuz, Avrupa’nın en güçlü imparatorluğunu Kanuni’ye hazırlayacaktır.

1 – Yavuz tahta nasıl çıktı?

2 – Yavuz neden kardeşlerinin üzerine yürüdü?

3 – İran Seferi neden yapıldı?

4 – Anadolu’da Türkmen katliamı oldu mu?

5 – Mısır ve Suriye nasıl fethedildi?

6 – Dulkadirli Beyliği’nin önemi nedir?

7 – Yavuz Halifeliği devraldı mı?

8 – Yavuz’un hangi sadrazamı sağ kaldı?

9 – Yavuz Sultan Selim nasıl öldü?

10 – Kanuni’ye nasıl bir miras bıraktı?

Yazının devamını oku »

Türklerin Anadolu’ya gelişi denilince, ilk akla gelen, hep Malazgirt Savaşı’dır…

Oysa bu büyük zafer, Türklerin Anadolu’yu fethiyle ilgili diğer olayları,

önemli ayrıntıları unutturmaktadır. Bu yazımızda, Türklerin Anadolu’ya gelişleri ve fetihleriyle ilgili konuları tartışma

yoluna gittik.

1. Türkler neden Orta Asya’dan ayrıldılar?

2. Niçin Anadolu’ya geldiler?

3. Türkler geldiğinde Anadolu’da kimler vardı?

4. Anadolu’ya ilk olarak ne zaman geldiler?

5. Malazgirt’ten önce kazanılan savaş hangisidir?

6. Anadolu nasıl fethedildi?

7. Anadolu’ya ne kadar Türk geldi?

8. Anadolu’ya yalnızca göçebe Türkler mi geldi?

9. Anadolu, ne zaman Türkiye oldu?

10. Anadolu Selçuklu devleti ne zaman kuruldu?

Yazının devamını oku »

Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘efsanevi’ askerleri olarak yeniçeriler, ilginç bir tarihi serüvenin tanıklarıdır. Savaşlardaki başarıları, isyanları ve en sonunda, ortadan kaldırılışlarıyla hep akıllarda yer etmişler, hep tartışmalara konu olmuşlardır.

1. Yeniçeri Ocağı ne zaman kuruldu?

2. Devşirme sistemi nasıl işliyordu?

3. Devşirme sisteminin etkisi ne olmuştur?

4. İlk yeniçeri isyanı ne zaman oldu?

5. Yeniçeri Ocağı nasıl bozuldu?

6. Yeniçeri Ocağı niçin ortadan kaldırıldı?

7. Yeniçeri Ocağı nasıl ortadan kaldırıldı?

8. Yeniçeriliğin kaldırılmasının etkileri ne idi?

9. Yeniçerilerin Bektaşilikle ilgisi nedir?

10. Yeniçerilerin imparatorluğa katkısı ne idi?

Yazının devamını oku »

Mustafa Kemal-Franklin Bouillon görüşmesi

popülerMilli Mücadele yıllarında Fransa ile yapılan barışa, Fransız siyaset adamı Franklin Bouillon’un büyük katkısı oldu.
Bouillon, Büyük Taarruz’un sonrasında Türklerle İngilizlerin Çanakkale ve Trakya’da yeniden çarpışmasını önlediği gibi,
Mudanya Mütarekesi’nin de başlamasını sağladı.

Büyük Taarruz’un başarıyla tamamlanmasından birkaç gün sonra, Türk Ordusu İzmir’e girdi.Artık denize doğru kovalanan Yunanlılar, düşman güçler olmaktan çıkarılmıştı.
Ancak Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında Mondros Mütarekesi sonrası oluşturulan tarafsız bölgedeki İngiliz Kuvvetleri,
olası bir saldırıya karşı hazırlık yapıyordu. İngiliz Kuvvetleri’nin komutanı General Harrington, tarafsız bölgeyi hızla silahlandırıyor; Ajax zırhlısı ilk takviye birliklerini Çanakkale’de karaya çıkartıyordu.

Tam bu sırada Fransızlar, Türklerle savaşmayacaklarını açıkladılar. İngiltere’de ise halk, Türklerle yeniden karşı karşıya kalmaktan rahatsızdı. 21 Eylül 1922 günü İngiltere’nin en önemli gazetelerinden Daily Mail, Lloyd George hükümetini ağır şekilde eleştirerek, ‘Çanakkale’den çekiliniz’ manşetiyle çıktı. Aynı gün İngiliz İşçi Federasyonu (Trades Union Congress) yetkilileri, eğer savaş olursa, genel greve gideceklerini açıkladılar. Anlaşılan İngilizler daha yedi yıl önce, 1915′te Çanakkale’de on binlerce insanın ölümüne yol açan savaşı unutmamışlardı.

Marmara’nın doğu bölümünde ise Türk askeri sahile yaklaşmış, İstanbul kapılarına dayanmıştı.

Böylesine kritik bir ortamda Fransa’nın en ünlü siyaset adamlarından Franklin Bouıllon, bir Fransız savaş gemisiyle İzmir’e geldi ve kentin kurtuluşundan itibaren gelişmeleri burada takipitibaren gelişmeleri burada takip eden Mustafa Kemal Paşa’yla 28 Eylül’de görüştü. Bu görüşmede Başbakan Rauf Bey ve Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey de hazır bulundular. Görüşmenin başında, Bouillon’un Mustafa Kemal Paşa’ya yaptığı müracaatın TBMM hükümetine yapılmış gibi kabul edileceği kararlaştırıldı ve müzakerelere öyle başlandı.Çünkü Bouillon da İzmir’e gelişinin, İtalya ve İngiltere
hükümetlerinin onaylarıyla olduğunu söylemişti.

Görüşmelerde Franklin Bouillon, kuvvete başvurulmaması ve tarafsız bölgenin geçilmemesi durumunda, Türk tarafının isteklerinin barış konferansında kabul edileceği yönünde güvence verdi. Mustafa Kemal Paşa, Fransa ile yapılan barış anlaşması döneminden itibaren yakın ilişki içinde bulunduğu Bouillon’un sözünü kabul etti ve müttefiklerin
23 Eylül tarihli notası 29 Eylül’de yanıtlandı:

“Mösyö Franklin Bouillon’un İtilaf devletleri namına verdiği teminata ve adilane sulhun kısa sürede tesisi için derhal
müzakerelere başlanacağına itimat ederek askeri harekat durdurulmuştur.”

Ve bu görüşmenin sağladığı ortamda, 3 Ekim 1922′de Mudanya’da başlayan müzakereler 11 Ekim sabahı tamamlandı ve
mütareke imzalandı.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.